Haber Üstü Reklam Alanı

Ana Sayfa / 

Türk Olmanın Şanından

19.10.2019
Büyült
Küçült
Haberi Yazdır



Üç yılı aştı Kanada’ya geleli.. Hala “göç etmek” ifadesini kullanmaktan kaçınıyorum, gönlüm razı değil o ifadede gizli, hayatının tamamını değilse bile büyük bir kısmını  ve onu anlamlı kılan insanlarını geride bırakmış olma anlamına.. Sanırım nihai ve gerçek göçü yaşayana kadar da razı olmayacak.. 

Ama konumuz bu değil bugün, neden buradayım ayrıntılı olarak yazarım bir gün.. 

Bugün size, dillere destan ve herkesin zaten bir fikre sahip olduğu “Kanada eğitim sistemi” değil de, iki yılın sonunda söz söyleme yetkinliğine sahip olduğumu düşündüğüm “Kanada öğretim sistemi” hakkında bilgi vermek istiyorum biraz.. 

Çok sevdiğim Hakan Günday diyor bir kitabında;  "İnsanın kullandığı ilk alet başka bir insandı." 

İnsanın tüm yaşam faaliyetleri sırasında bir başka insanı kullanması- bunu her zaman kötü manada almak istemem, yani sömürmek, karşılıksız faydalanmak anlamında olması gerekmiyor her seferinde, çocuğun ayakkabısını annesine bağlatması, adamın  jilet gibi ütülü gömleğini “aşkım hazır mı” diyerek karısından sorması gibi aşkla ve gönüllü kullanımlar olduğu gibi, “Mustafa şu musluğa bakıver” deyip cebine sıkıştırdığımız harçlıkla memnun ettiğimiz kapıcı misali bedeli karşılığında da olabilir- aslında insanoğlunun kendi gerçek potansiyeli önünde  bir engel olduğunu defalarca deneyimlemiş, ilk başta  bu potansiyele şaşmış, kendine ekstra paye çıkarmış -“aferin bana”- zamanla ve yapabildikleri arttıkça şaşmamaya başlamış,  yaptıklarını ve yapacak olduklarını normalize etmiş biri olarak anlatacağım size öğrendiklerimi..  

Çok uzatmadan somut örnekler vereyim, sonrasına bakarız; bu üç yıl içerisinde ben, bizzat kendim neler yaptım, yapabildim? Sayacaklarımla sınırlı olmayan, sınırını benim de bilmediğim bazıları; -30 derecede araba lastiği değiştirmek, keza aynı hava koşullarında-benzin bitmek üzereyken arabayı kocasına veren kadınlara selam olsun- ellerini ve donmuş burnunu yere düşürmeden benzini kendin doldurmak-burada pompacılık denen yüce meslek pek yerleşmemiş zira-, mobilya yapmak-öyle çıkan ayağı ya da kolçağı ahşap yapıştırıcısıyla yapıştırmak falan değil, bildiğin yapı marketten tahta alıp kesip karyola çakmaktan bahsediyorum-, diş dolgusu yapmak, 39 derece ateşi iman gücüyle 36.5’a düşürmek -acilde 8 saat bekleyip bir advilden başkasını alamayıp, dövecek bir doktor da bulamadıktan sonra-,  birkaç denemeyle Midyat’lıdan hallice midye dolma yapmak, son 25 yılını adliye koridorlarında adalet peşinde koşarken geçirip de mutfağa pek yolu düşmeyen biri olarak açık kapalı -henüz kalp ameliyatı değil sakin olun- Karadeniz, Samsun, Antep, İzmir,  usullerden usul beğen pide, lahmacun, gevrek, boyoz alayını aslına uygun yapmak, kuyruklu tuvalet olmasa da-ki hiç haceti yok- temel terzilik mesleğini hakkıyla icra etmek, Türkiye’de sokaktan geçen herhangi birilerine rahatlıkla  “gençler bir el atın şuna” deyip taşıtabileceğiniz neredeyse bir kamyon eşyayı tek başına yükleyip indirmek ve daha niceleri.. Ha bu arada, iklimden kaynaklı, yılın 8 ayı sabah 5’te kalkıp, kamyon dolusu ve artık atacak yer kalmayan karları takribi 2 metre yükseklikteki tepeciğe kola kuvvet kürüyüp atmayı saymıyorum, bunu isteseniz de memlekette çalışamazsınız, haksızlık etmeyelim..

İlk yazımda uğruna ne çapalar sallayıp ne dirsekler çürüttüğümü anlattığım hukuk diplomasıyla burada pek öyle “bienvenue*” denilerek kollar açık karşılanmadığımdan, altı ay kadar, %100 Fransız bölgesindeki bir benzin istasyonunda  %10 Fransızcamla çalışma maceramı da tek cümle ile buraya iliştirmiş olayım. Ama ayrıntılar başka bir yazının konusu olsun..

Alkışları da hemen hazırlamayın, zira bunları yapabiliyor olmak, beni  özel bir yere koymuyor, kimseyi özel bir yere koymuyor.. En zorunu ilk yaptığınızda aynanın karşısında göğsünüzü şişirip “vay be ne delikanlı kadınmışım ben” demek de, “neden ya, nasıl ya” sorularıyla kendinize acımak da az önce söylemekten imtina ettiğim “göçmenliğin” en bildik, en “hoşgeldin” halleri, Allahtan dediklerine göre on senede falan geçiyormuş!

 Sistemin içine doğup, yürüdüğü andan itibaren elinde kürek, anne babasıyla birlikte kar küreyen Kanadalılardan olmayıp da sisteme göçmüş olan bizler için iki temel etkenle realize oluyor öğrenim hadisesi;

 1) Fiyatlar; Bir başkasına yaptıracağınız her iş, hizmet sektöründeki saat başına ücretlendirme politikası ve bir türlü vazgeçemeyip karşılaştığınız her rakamı TL’ye çevirmeye alışkanlığınızla, kendi potansiyelinizde yeni ve müthiş bir yer açıyor. Örneğin saat başı 40 dolar -200TL gibi düşünün-  isteyen bir boyacıyla konuştuktan sonra, değil evin duvarını boyamak, gerçek bir mural sanatçısı olmanız işten bile değil! Keza günlük 300 dolar isteyen temizlik işçisine “anşante canım” deyip cam çerçeve ne varsa bal dök yala yapıveriyorsunuz kendi elceğizlerinizle, hem ne var canım elinize mi yapışır.. Sonra bozulan bir eşyayı tamir ettirmek neredeyse yenisini almak kadar masraflı olduğundan, e o zaman da iflah olmaz TL’ye çevirme alışkanlığınız devreye girip, bir zamanlar paramızdan atmış olduğumuz sıfırlar, soframıza kendisi için yeni bir tabak eklediğimiz kur sayesinde, havada uçuşmaya başlayınca, tamir etmeyi de öğreniyorsunuz haliyle..  Bu böyle sürüp gidiyor ve 40 küsür yaşınıza kadar korteksinizde “yapamam” hatta “o ne ki” olarak kodlanmış bir alay şeyi “ne var canım bunda” formatına sokuyorsunuz.. Allahtan her şey de para değil, yılın nerdeyse tamamında düzenlenen festivaller, konserler, gösteriler ya bedava ya da TL’ye çevirmenizde hiçbir sakıncası olmayan ücretlerde olduğundan, alnınızın teriyle hak ettiğiniz eğlencelerde, kürek sallamaktan kaslanmış kollarınızla “eller havaya” yapmak baki.. Sonra bu, elinizi uzatsanız park -öyle uğruna kıyametler koparılan üç ağaç bir bank parklardan bahsetmiyorum, orman anlayın siz onu en iyisi-, ayağınızı uzatsanız göl memleketinde,  günün herhangi bir saatinde korkmadan çekinmeden yapabildiğiniz uzun yürüyüşler, bisiklet sürüşleri ile, o canınızı takıp sıktığınız dişlerinizin 32’sini birden gevşetip, size eşlik eden sincapgillere  gülmek, aynı zamanda memleket hasretinden yanan ciğerlerinizi bol temiz hava ve oksijenle doldurmak da baki..

2) Öğrenim sürecinin ikinci ayağı, sistemin seni içine çekmesi, bir süre sonra cazip gelmesi, hadi asimilasyon demeyelim de, entegrasyon; 77 millet bir arada olmasına rağmen, kültür zenginliği evet ama yaşamı düzenleyen kurallar katı ve stabil olan bu memlekette, arada “Türk olmanın şanından” bazı farklı yorum  denemeleri olsa da biliyorsunuz ki size dayatılan her ne ise, o 77 milletin istisnasız hepsi için geçerli.. Geldiğimden beri akla gelebilecek her türlü cezayı yedikten sonra (bomboş yolda -bak hala- yaya olarak kırmızı ışıkta geçtiğim için, ışığın hemen yanındaki benzin istasyonunun içinden geçip kırmızı ışığı pas geçtiğim için -ah durup bir kahve almayı akıl edemedim-, nasıl olsa bir ay sonra yine kış deyip kış lastiklerini değiştirmediğim için falan filan..) ve Hindistan’daki inek ile aynı derecede kutsal sayılan, “dur” sinyali vermiş okul servisine beş metreden az yaklaştığım için linç tehlikesi atlattıktan sonra trafik kurallarının bizim memleketteki gibi hukukun ilk önce çiğneneceği değil, ilk önce ve kayıtsız şartsız uyulacağı bir mecra olduğunu öğrenmiş bulunmaktayım. Tüm topluma yayılan genel davranışların, alışkanlıklarınızda meydana getirdiği değişiklikler saymakla bitmez. Örneğin, takım elbiseli mösyöler, döpiyesli stilettolu madamlar matmazeller de dahil işçisi, doktoru, yaşlısı, genci, çoluk çocuk herkesin, ellerinde “lunch box” denilen, bizde çok eskiden belli kesimin sefer taslarıyla taşıdığı öğle yemeklerini işine, okuluna, şantiyesine, hastanesine evde hazırlayıp götürdüğünü görünce, faaliyet raporuna yeni bir eleman eklemek, öte yandan bütçeden öğle yemeği için kantin, yemekhane, büfe, restaurant masrafını çıkarmak kaçınılmaz oluyor. Sinemaya giderken mısırını yanında götürmek, kahveni evde yapıp mataranı arabanda taşımak kimsenin kimseyi yargılamadan yapabildiği şeylerden bazıları.. Ha bir de çok sevdiğim bir uygulama daha var burda.. Alkol satma ruhsatı olmayan restaurantlarda -öyle kahve kupalarına koyalım, meyve suyu kamuflajı yapalım gibi manevralara gerek olmaksızın- kendi şarabını kendin götürüyorsun, abiler kristal kadehlerde servis yapıyor sana, gizli saklı değil valla, kocaman yazıyor kapısında, “şarabını al gel” diye.. Zaten her 200 metrede bir eyaletin resmî tekel bayi (Société des Alcools du Québec) konuşlandığından, allah muhafaza etsin yanında gazoz falan içmek zorunda kalmıyorsun.

Sonuç olarak en özet haliyle; tamamıyla göçmenlik üzerine kurulu olmasına rağmen, göçmenlerin hakimiyeti ele alıp, her gelenin kendi krallığını kurduğu değil -bkz. İstanbul- herkesi “bienvenue“ diyerek kucaklayan ama kendi kurallarından ödün vermeyen, biraz robotik, zaman zaman ruhsuz, bizim gibi sınırları her zaman zorlamaya -pratik çözümler bulmaya diyelim- alışkın Türk insanları için biraz sıkıcı bir sistem diyebilirim.. Ha bir de alabildiğine sakin ve abartıdan uzak bir yaşam şekli.. O kadar uzak ki, bakımlı olmak adına hergün saçlarıma yaptığım fön, maşa vs. işlemlerden, sen ne kadar “uçlarından kırıkları alalım” desen de makası bir karıştan azını kesemeyen kuaförlerden uzak kaldığım bu üç yılda saçlarım hayatım boyunca hiç olmadığı kadar sağlıklı ve uzun oldu. Bastığım yeri titrettiğim stilettolarım da en çok özlediklerimden “girls night out” geceleri için İstanbul’daki dolabımda mesaisini bekliyor. Ama söylemesem olmaz, bu ülkenin tek abartısı, aşırı yakışıklı bir adam tarafından yönetiliyor olması..(Tabi o da şimdilik, pek yakında seçim var ve doğrusu rakiplerinin çok da yakışıklı olduğunu söyleyemem)

Şimdilik bu kadar.. Bu arada belirtmek isterim ki bu yazı benim kişisel yaşanmışlık ve gözlemlerime dayanmakta olup, Kanada’da yaşayan dostların itiraz ve yorum hakları her zaman  bakidir..

 

Her türlü hakkı saklıdır.

Yazarın Son Yazıları

Yorumlar - Toplam ( 0 ) Yorum Yapıldı.

Yorum yazmak için üye girişi yapınız! Üye Girişi

 Yorumlar

Henüz Yorum yapılammış. ilk yorumu yapan siz olun...

Reklam Alanı